İlk okuldayken sınıf öğretmenimiz bize bir ödev vermişti. Bu ödevi yapabilmemiz için sınıfımızdaki öğrencileri gruplara ayırmıştı. Ödevimizin amacı, bir bitkinin yeşerebilmesi için gerekli şartları araştırmaktı. Kendi çapımızda küçük bir deney yapıp bir takım sonuçlar ortaya çıkaracaktık. Deney için fasulye tohumlarını seçmiştik. Öğretmenimiz bizden fasulye tohumlarını nemlendirilmiş pamukla sardıktan sonra bir kaba koyup iki hafta boyunca tohumların gelişimini gözlemlememizi istemişti. Fakat grupların bazılarından tohumlarını soğuk ve karanlık bir yere, bazılarından ise sıcak ve aydınlık bir yere koymasını istemişti. Hepimiz büyük bir heyecanla ödevimizi yapmaya hazırdık. Eve geldiğimde öğretmenimizin bizim gruba dediği şekilde yaparak yani fasulye tohumlarını nemlendirilmiş pamukla sarıp karanlık ve sıcak olmayan bir yere koymuştum.
İki hafta boyunca arada bir pamukları nemlendirip acaba fasulyelerimin yaprakları çıktı mı diye heyecanla tohumları kontrol ediyordum. Netice olarak deneyim başarısız sonuçlanmıştı. Çünkü pamukları nemlendirmem ancak fasulyelerin çatlayabilmesine yardım edebilmişti ama yaprakların açıp gelişme evrelerini izleyememiştim. İkinci haftanın sonunda öğretmenimiz hepimizden fasulyelerimizi sınıfa getirmemizi istedi. Herkesin fasulyelerine baktıktan sonra “Çocuklar gördüğüm kadarıyla bazılarınız bitki yetiştirmekte çok başarılı olmuş, bazılarınızın deneylerinde ise büyük değişiklikler meydana gelmemiş. Bunun sebebi şudur: Bir bitkinin açıp yeşermesi ve büyümesi için ışık, sıcaklık ve nem gereklidir. Eğer bu şartlardan birini tam olarak yerine getirir de diğer şartları ihmal ederseniz başarılı bir şekilde bitki yetiştiremezsiniz. Tohumları en çok yeşeren arkadaşlara, tohumlarını ışık alan, sıcak ve yeterince nemli bir ortama koymalarını söylemiştim. Ve görüldüğü gibi de onlar başarılı olmuşlar. Ama bu işi karanlık ve sıcaklığı yeterli olmayan bir ortamda gerçekleştirmeye çalışanlar başarılı olamamışlar. Belki ilerde insanların da bazı yönlerden bitkilere benzediğini anlayacaksınız.” diyerek hafif bir gülümsemeyle sözünü bitirmişti.
Şimdilerdeyse öğretmenimizin bize vermiş olduğu bu mesajı hatırladıkça yüzümde minnetle karışık bir tebessüm beliriyor. Çünkü artık bitki yetiştirme olayını biraz da insan yetiştirmeyle bağdaştırmaya başladım. Anladım ki; eğer amacımız insan kazanmak ve onları topluma faydalı bireyler haline getirmekse mutlak yerine getirmemiz gereken bazı şartlar var. Mesela, bitkilerin neme ihtiyaç duydukları gibi insanlar da sevgiye ihtiyaç duyuyorlar. Etrafımızdaki suçlu ve kötü sayılan insanları incelersek, çoğunun daha çocukluk dönemlerinde yeterince sevgi görmediğini anlarız. Çünkü kalbi sevgiye doymuş bir insan kötülük yapamaz.
Bitkilerin yeşerebilmesi için vermemiz gereken ışığı da, insanlar için yaptığımız fedakarlıklara benzetebiliriz. Nasıl ki, bitki yetiştirmek için nem tek başına yeterli olmuyorsa aynı şekilde sadece sevdiğimizi iddia etmek te tek başına yeterli olmuyor. Eğer gerçekten seviyorsak kendimizden, zamanımızdan fedakarlıkta bulunmamız gerekir. Fedakarlıklarımız sevgimizde ne kadar samimi olduğumuzu gösterir. Fedakarlıklarımızın boyutları ne için sevdiğimize göre de değişiklik gösterebilir. Ama eğer ki, sevgimizi manevi boyutlara taşıyabiliyorsak, Yunus Emre’nin de tabiriyle yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevebiliyorsak işte ancak o zaman fedakarlıklarımız karşılıksız ve daha uzun vadeli olabilir.
İnsanlar da bitkiler gibi bizden yeterince sıcaklık bekliyorlar. Konuşmalarımız incilerle süslenmiş gibi bile olsa sözlerimizde samimi değilsek, insanları kazanamıyoruz. Bir insanın konuşmalarında samimi olduğunu ise ancak onun davranışlarına bakarak anlayabiliriz. Ne mutlu ki, sözlerindeki samimiyeti davranışlarına aksettirebilen insanlara… Sözlerimi, kendisini garip diye tanımlayan bir gönül insanının sözleriyle bitirmek istiyorum: “Başkalarının üzerindeki müessiriyetimiz, bizim yere düşen gölgemizle çok alakalıdır. Ne kadar doğru isek gölge o kadar doğru yere düşer. Eğri çomağın gölgesi doğru olmaz…”
Müge Doğanay-Plovdiv


